PETUNYAM BENİM NAZLI ÇİÇEĞİM
PETUNYAM BENİM NAZLI ÇİÇEĞİM
Masada sessizce oturuyordum. Günlerden farklı olarak, etrafımdaki her şey bana yabancı geliyordu. Toplantı sırasında aldığım haberle dünyam tarumar olmuştu. Uzun yıllarımı verdiğim şirkette bana ihtiyaç olmadığını söylemişlerdi. Oysa ben gecemi gündüzüme katmış, özel hayatımdan tavizler vermiş, onlarca emek çabanın sonucunda, “yollarımızı ayırıyoruz. Yine de kapımız sana açık” gibi zırvalanan kelimelerle süslü bir işten çıkarma yaşamıştım. Öğle saatine kadar bile burada kalmak bana zul gelmişti. Çantamı topladım ve son eşyalarımı da alarak binadan çıktım.
Güneş yüzüme vurmasına rağmen, içim buz gibiydi. Sanki bir kasvet bulutu üzerime çökmüş, karanlık her şeyimi gölgeliyordu. Caddenin karşısına geçmek için adım attığımda, bir fren sesi ile kendime geldim. “Ablacım, Ravza’da mı geziyorsun? Hadi kendine acımıyorsun da bana da mı acımıyorsun?” Taksici yarı beline kadar araçtan sarkmış, elini havaya kaldırarak devamında bir şeyler daha söyledi. Vahamet içindeki ruhum, etraftaki insanların meraklı bakışlarıyla oluşan rezaleti daha fazla kaldıramayacaktı. Kararlı adımlarla duran araçların arasından karşıya geçtim. Derin bir nefes alarak, sakinleşince biraz evvel taksicinin biraz alaylı biraz da kızgın sözleri aklıma geldi: “Ravza’da mı geziyorsun?” Oysa birkaç saat evvel hayatımın en büyük şokunu yaşamış, dünyam başıma yıkılmıştı. Dışarıdan bakan beni cennet bahçesinde, abuzambak gibi mi görüyordu? Vitrinden yansıyan görüntüme baktım. Oysa ne kadar mutsuz ve üzgündüm. Vitrinde başka bir şey daha dikkatimi çekti. Gece göğünün minyatürü gibiydi. Gecenin yıldızları ile bezeli sonsuzluğa doğru uzanan yol. Yeryüzünden gökyüzüne yağan bir yağmur gibiydi. Dirimde yüksek şeylere meftun olmuş gözler gibi aşağıdan yukarıya yağıyordu. Etrafında ışıldayan ziyalar; sanki raks ediyor, yıldızlar nur gibi üzerine konmuş, rahmet isteyen maliklere doğru akıyordu.
Bir rüya içinde yahut bir sihir âlemiyle karşı karşıyaydım. İçimdeki öfke ve üzüntü gitmiş, bir nefesle canlanarak, uçuşan kelebeklere dönmüştü. İnsan ruhuna ait mahsus acılıklar, tatlı hazine gibi karşımda şekil almış duruyordu. Güvez ve mavi tonlarda parlayan, tıpkı uzayın derinliklerine uzanan galaksiler gibiydi.
Sonluluk ve sonsuzluk arasındaki ince çizgiyi düşündüm. Ziyade hayatımın tam ortasında, aynı zamanda yeni bir başlangıcın habercisiydi. Zamanın durduğunu ve tüm endişelerimin selis bir şekilde kaybolduğunu hissettim. Çiçekçinin kapısını iterek telaşla içeriye girdim. Daha yakından bakmak, dokunmak istiyordum. Bir çiçeğin bu kadar güzel ve büyüleyici olduğunu hiç düşünmemiştim. Yanıma yaklaşan çiçekçi kadın, “Bu Galaksi Petunyasıdır. Gecenin göğü gibi bir güzelliğe sahiptir. Sizi vitrinde bakarken gördüm,” dedi. Soran bakışlarıyla, “Tıpkı bu petunya gibi karanlığı aydınlatıyordunuz. Sanki... yani,” biraz mahcubiyet içinde sesi titreyerek, “yanlış anlamazsanız... sanki kozasından çıkmış bir kelebek gibiydiniz... Yüzünüzdeki acı aynı zamanda bir neşe gibiydi,” dedi.
Afazi olmuş gibiydim. Cevap veremiyordum. Biraz evvel taksici beni cennet bahçesinde gezer görmüştü. Şimdi de çiçekçi kadın, “Kozasından çıkmış kelebek” gibiydiniz diyordu. Yıllarca çalıştığım yerde aslında özgür değil, rikabım sıkıca kavranmış, sadece onların beni yönlendirdiği yerlere mi gidiyordum? Böyle bir karar aslında beni serbest mi bırakmıştı? Kendime itiraf edemediğim bu muydu? Bedenim bu özgürlüğe aç iken ben kendimi bedbaht mı sanıyordum?
Galaksi petunyasını satın alıp dükkândan dışarı çıktım. Elimde, öğlen saatinin aydınlığına inat yıldızlarıyla ziyalar saçan çiçek sembol olmuştu. Rehavet içerisinde onun parçası olmak huzur veriyordu. Evimde onu dikkatlice masanın üzerine bıraktım. Gökyüzünün derinliklerinde kendi sonsuzluğumu buldum.
Yorumlar
Yorum Gönder