SONBAHAR
SONBAHAR
Arkadaşımın tavsiyesi ile cumartesi gecesi Sonbahar filmini izledim. Yeni bir kitabı okumaya başladığımda sürekli not alır araştırırım. Belki de bu yüzden kitap okuma süreçlerim çok uzun zamana yayılır. Filmlerdede durum aşağı yukarı aynıdır. Özellikle sanatsal içeriğe sahip yeni bir filme başladığımda ,nerede çekilmiş, başrolü kimdir, hikaye gerçek hayattan mı, izlemeye değer mi. Öncesinden bu araştırmaları yaparak filmi izlerim.
Sonbahar filmi, genç yaşta görüşleri nedeniyle ceza almış Yusuf’un hikayesi. Yaklaşık on yıldır hapishanede. İçinde bulunduğu koşulların sistemine karşı , tepki olarak ölüm oruçlarına katılmış sağlığını kaybetmiş. Film 90lı yılların karmaşasını, o dönemin karanlık ve soğuk derin etkisiyle yüzleşmiş öğrencilerin hayatına pencere açmış. Açlık grevi yapan mahkumlara hoparlörden ’’her şeye rağmen yaşamak güzeldir ‘’ anonsu ile bize gösterilen şartların uyuşmaması büyük bir ironiydi.
Yapılan muayenede çok az ömrü kaldığı anlaşılan Yusuf , geri kalan cezasından af olunarak serbest bırakılmış.
Yusuf cezaevinden çıkınca Çamlıhemşin fırtına deresi bölgesindeki köyüne ,kendisini bekleyen yaşlı annesine dönmüş. Hastalığı hakkında kimseye bir şey söylememiş. Hayatının geri kalan kısmını, solan giden zamanının sonbaharını yaşayıp, kışı kucaklamak istemiş. Annesi hastalığı hakkında bilgi sahibi olmadığından, ömrünün geri kalan kısmındaki tek hayali Yusuf’u evlendirmekti. Ne yazık ki oğlunun, ondan önce öleceğinden habersizdi.
Film baştan sona kasvetli havası ile sonbaharın son dönemlerini, kışı karşılamasını anlatırken gerek müzikleri gerekse kamera çekim açıları ile harika bir görsel sunuyor.
Filmi izleyecekler için iskeleye ve kıyıya çarpan dalgaların yükselmesi, Yusuf’u içine alması, filmin müzikleri, en üst düzeyde etkileyecektir.
Yusuf, içe kapanmamın verdiği psikolojik yıkım ,yakın bir zamanda ölecek olması ve annesinin onu evlendirme çabalarının baskısı ile iyice toplumdan uzaklaşır. Karadeniz bölgesinin eşsiz coğrafyasında ,onunla yolculuk yapmak ,içinde bulunduğu ruh haline eşlik etmek ,bir yanımız zamanı durdurmak için çaba gösterirken, diğer yanımız sadece gözlerimizle değil, kalbimizlede yaşamaktaydı.
Arkadaşının ısrarı ile bir gece meyhaneye gider. Orada çalışan konsomatris Gürcü kızı Elka ile tanışır. Hayatının kışını karşıladığı dönemde Elka’ya aşık olur. Artık Yusuf için dönem sonbahardır . Bu dünyadaki zamanının az kalmasına rağmen Elka ile kendi dünyasında bir aşk yaşamaya başlar.Ama biliyorum ki, bu aşk hikayesi sonbaharın içimizdeki renkleri soldurduğu gibi yok olup gidecekti.
Yusuf’un günden güne erimesi, zayıf düşmesi annesini gözünden kaçmaz. Yavaş yavaş ölüme yaklaştığını anlar. Yusuf’un şimdilerde bozulmuş tulumunu tavan arasından çıkarır. Onarmasini eski günlerdeki gibi çalmasını ister.
Film bundan sonraki süreçte, Yusuf’un Elka’ya aşkı, annesinin verdiği tulumu tamir etmeye çalışması, ölümün yaklaştığı gerçeği ile iç dünyasındaki dengesizliği, izleyiciye büyük bir çaresizlik ziyafeti ile veriyor.
Başrol oyuncusu Onur Saylak, karaktere o kadar gerçekçi yaklaşım ile hayat vermiş, karşısımda ete kemiğe bürünmüş Yusuf’u görmekteyim. Yusuf’un annesini Raife Yenigül oynamış. Film boyunca gösterdiği performansa hayran kalmamak elimde değildi. Hakkında yaptığım araştırmada bilgi bulamadım. Anneye Gürcüce ve Hemşin yöresine ait dil kullandırılması filme ayrı bir zenginlik katmış.
Kartpostallarda pencereden doğaya açılan fotoğraflar görürüz.Bize yaşattığı duygu mevsimlere göre değişir.Oysa Yusuf’un penceresi geri kalan hayatında hep sonbahardı.
Filmde beni en çok etkileyen sahne,annesinin Yusuf’u iyileştireceğini düşünerek süt kaynatması. Bazen sonucu değiştiremesek bile verdiğimiz çabalar en azından kendimizi iyi hissetmemizi sağlar. Sonradan oluşan kendini suçlama ve ihmal duygusunu en aza indirir.
Yusuf’un sonbaharı biter.Renkler solar, siyah beyaza döner, kış gelir. Etrafı örten kar , derinden duyulan bir tulum sesi, annesini acı içindeki ağıtı, taşınan tabut ile film biter.
Annesinin yaktığı Hemşince ağıt o kadar derindi ki, duyduğunuzda hissettirdiği acı yüreğinizi dağlar. O ağıtın içinde kaybolur geçmişin hüznü ile sarsılırız.
Annesinin göz yaşları, bin yılın acısı gibiydi.
Bende yarattığı etkisi, kelimeler ile anlatılamayacak kadar derindi. Gözlerimi tavan diktim. İçimdeki sonsuzluğu hissetmek istedim. Her nefes alışımda hayatın büyüsünü içime çektim. Bu anı kelimeler ile ifade etmem mümkün değil!
Sonbahar…
Güneşin, yaz tazesi ışıklarının yerini, kış gelmeden evvel bırakmasıdır. Göçmen kuşların,en öndeki kanat seslerini takip etmesiyle terki diyardır .Evlerde yayılan kestane kokusudur .Tıpkı bir tren yolculuğunda camdan akıp giden zamanı izlemektir.Bahçede oynayan çocukların seslerinin eksilmesi, yerinin yavaş yavaş alaca karanlığa bürünmesidir. Hüzünlü bir iç dengesizliğini kabul etmektir. Ölümü düşünmeler,aşkı özlemeler, yeni sözcükler keşfetmek, çıkılan son yolculuğun değişmez hikayesidir .Her ne kadar ayrılık mevsimi gibi bilinse de ,aslında kendin ile kavuşma mevsimidir.
17/07/2024 Saadet Taşkın Erbay
Yorumlar
Yorum Gönder